Arifin Âdabı

Yorum yapın

Arifin Âdabı

70. O’ndan isteyeceğin şeylerin en hayırlısı O’nun senden istediğidir.
Açıklama: Allah’ın (c.c) kullarından istediği; zahiren mir ve nehiylerine riayet etmek (yani istikamet üzere olmak) ve O’nu çok zikretmek, bâtınen ise kalp ve sırları ıslah edip O’nu tanıyabilmektir.
Allah’ın (c.c) kulu muhafaza etmesi, ondan razı olmanı ve zat ve sıfat marifeti; ameller neticesinde Allah’ın (c.c) İhsan ettiği lütuflardır. Kul bunları isteyeceğine O’nun emir vn yasaklarına yapışsa daha evlâdır. Çünkü kul, efendisinin sözünü tutup, ona itaat ettiğinde efendisi zaten onu muhafaza edecek ve o daha istemeden nimetlerini verecektir.
Geride de geçti ki; arifin duası emre imtisal içindir. Yoksa arif kalben istemeye haya eder.32
71. İşlemeye yeltenme olmadığı halde kaçırılmış ibadetlere üzülmek aldanma alâmetlerindendir.
Açıklama: Kul kaçırdığı ibadetlere elbette üzülecek, ama bir yandan da ibadetleri işlemek için harekete geçecek ve artık kaçırmamak için bir çaba sarfedecek… Hiçbir çaba sarfetmeyip bir yandan da üzülmek aldanmadır.
İsteklerine dalmış, taate karşı hiçbir hareketi olmayan kişinin durumu tehlikelidir. Şeyh Ebü’l-Hasan eş-Şâzelî (k.s) böyle bir kişinin devamlı iman ve hidayet nimetine şükretmesi ve imanının muhafazası için devamlı Allah’a yakarması gerektiğini, yoksa sonunun (Allah muhafaza) şekavet olacağını söylemiştir.
72. Arif, Hakk’a bir işarette bulunduğunda O’nu kendine işaretinden daha yakın bulan değildir. Bilakis arif; O’nun vücudunda fâni ve şühûdunda erimiş olması sebebiyle işareti dahi olmayan kişidir 

Açıklama: Şeyh Ebü’l-Kasım Cüneyd (r.a) der ki:
“Arif; kendi nefsinden geçmiş, Rabbinin zikrine bitişmiş, O’nun hakkını eda ile meşgul, kalbi ile O’na bakan, hidayet nurlarıyla kalbi yanan ve tertemiz olan, içeceği onun muhabbeti olan ve gayb perdelerinin ötesinde Cebbar olan Allah’ın (c.c) tecellisine mazhar olan kişidir. Konuşsa Allah (c.c) iledir, sussa Allah’tandır (c.c). Hareket etse Al¬lah’ın (c.c) izniyle, dursa Allah’ladır. Yani o devamlı Allah’la, Allah için, Allah’tan ve Allah’adır.”

İşte hakiki arifin tarifi budur. Hakiki arif; tabirden dilsiz, işaretten müstağnidir. Ondan bir tabir veya işaret peyda olsa o vecdin taşmasındandır ve arif ondan bihaberdir.
73. Recâ (ümit); amelle beraber olan istektir. Yoksa o boş bir temennidir.
Açıklama: Bir hadis-i şerifte buyrulur ki:
“Akıllı kimse nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için amel edendir. Âciz kimse ise nefsini hevâ ve isteklerine tabî kılıp boş temennide bulunandır.”33 

74. Arifin talebi; ubûdiyyette (kullukta sadık olmak ve rubûbiyyetin hakkını ifa etmektir.

Açıklama: Cenâb-ı Mevlâ (c.c), Zümer sûresi 29. âyette müşrik ile muvahhide misal getirmiş, “birçok sahibi olup çekişilen bir köle ile bir kişiye hizmet eden kölenin eşit olmadığını” bildirmiştir. Kişiye mahsus bir köle, elbette ortak köleden daha fazla sevilir.
İşte arifin de maksadı sadece Rabbine kul olmak ve O’na karşı vazifelerini tam yapabilmektir.
75. Seni kabz halinde bırakmamak için bast eyledi, bast haline terketmemek için de kabz eyledi. Sonra O’ndan başka bir şeye ait olmayasın diye seni her iki halden de çıkardı.
Açıklama: Bast; kalbe gelen ferahlık ve neşe hali; kabz ise, hüzün ve daralma halidir. Bu iki hal, gecenin gündüzle nöbetleştiği gibi sâlikin kalbinde devamlı değişir.
Avam; kalbine ümit galip olduğunda bast olup, korku galip olduğunda kabz olur.
Havas; kalbine cemal vasfı tecelli ettiğinde bast olup, celal vasfı tecelli ettiğinde kabz olur.
Ehassü’l-havas için ise celal ve cemal vasfı eşittir. Kalble gelen varidat onların halini değiştirmez. Çünkü onların kalpleri Allah iledir ve kullukları Allah içindir. Herhangi bir şey (cennet ümidi veya cehennem korkusu) için değildir.
Birinci ve ikinci kısma haller mâliktir. Son kısım ise hallere maliktir. 

76. Arifler bast halindeyken kabz halindekinden daha ziyade korkarlar. Çünkü bast halinde edebi koruyabilenler pek nadirdir.

Açıklama: Bu nadir fırka mutmain olmuş, temkin ehli (kemale ermiş) zatlardır. Onlar dağ gibi sağlamdır. Ne kabz, ne de bast onları sallayabilir. Edebini asla terketmez.
Sülük ehli arifler ise bast halinin rahatlığıyla çoğu kere edebi terkedebilirler.
• Bast halinde, ferahlık bulmakla nefis hazzını alır. Ama kabz halinde nefsin hoşuna gidecek bir haz yoktur.
Açıklama: Bu, bazı ariflerin bast halinde edebi koruyamamalarının sebebidir. Yani bast halinde nefis sevinçli olduğu için haddini aşabilir. Ama kabz halinde hüzün hâkimdir ve nefsin hoşuna giden bir tarafı yoktur.
77. Çoğu kere sana verir de mahrum bırakır. Çoğu ke¬re de seni mahrum bırakır da verir.
Açıklama: Mevlâ (c.c) bazen kula, kulun hoşuna gide¬ni verir ve böylece onu yüce huzurdan mahrum bırakır. 

Bazen de nefsinin hoşuna giden şeyden mahrum bırakarak onu yüce huzuruna ulaştırır.

Yahut da dünya lezzetini verip, âhiret izzetinden mahrum bırakır veya dünyayı vermez de âhireti verir.
Öyleyse Allah (c.c) verse de vermese de kul üzülmemeli, hayrın Allah’ın (c.c) muradı olduğunu bilmelidir.
• Mahrum bırakılmak senin için bir anlayış kapısı açıyorsa, bu mahrumiyet ihsanın ta kendisidir.
Açıklama: Mevlâ (c.c) buyurur ki:
“Olabilir ki siz, bir şeyden hoşlanmazsınız; oysa ki o sizin için bir hayırdır. Yine olabilir ki, siz bir şeyi seversiniz, oysaki o sizin için bir kötülüktür.” (Bakara 2/216).
Bir şeyin hayır mı şer mi olacağını ancak Allah (c.c) bilir. Kulun hayır zannettiği şey bazen şer veya bunun tam tersi olabilir.
Allah (c.c) kulu bir şeyden mahrum ettiğinde kul zannını güzel tutar ve Allah’ın (c.c) iradesine teslim olursa bu mahrum bırakma, haddizatında ihsanın ta kendisidir.
Misal: Çocuğun biri, güzel görünüşlü fakat zehirli bir yemek görüyor. Yemeğe elini attığında babası mani oluyor. Çocuk ise babasının ona kötülük ettiğini sanıyor ve yemeğe ulaşamadığı için ağlıyor. Oysa bilmiyor ki babası ona acıyor. Keşke çocuk bunu bilebilseydi.
Bir Hikâye
Köylerin birinde ailesiyle beraber yaşayan arif bir zat vardı. Bir gün eşeklerinin öldüğünü söylediler:
“Hayır olur inşallah” dedi. Sonra köpeğin de öldüğünü söylediler. Adam yine,
“Hayırdır inşallah” dedi. Biraz sonra horozun da öldüğünü söylediler. Adam tekrar,
“Hayırdır inşallah” dedi. Evdekiler adama kızdılar,
“Gözümüzün önünde mallarımız yok oldu, bunda ne hayır var?” dediler.
O gece bazı eşkiyalar etraftaki bütün köyleri yağmalayıp, herkesi öldürmüşler. Işık olmadığından köyler ancak eşek, köpek ve horoz sesleriyle tespit ediliyormuş. Bunlar ise onların şerrinden kurtulmuşlar.
78. Varlıkların zahiri aldanma, bâtını ise ibrettir. Nefis zahirdeki aldatıcı süse, kalp ise bâtındaki ibrete bakar.
Açıklama: Varlıkların dış görünüşü cazibeli süslerle donatılmıştır. Oysa varlıkların hakikatleri ibretlerle doludur. Şehvetle varlıkların dışına değil, ibretle içlerine bakmalıdır. 

Hz. Ali (r.a), Selmân-ı Fârisî’ye (r.a) yazdığı mektupta şöyle demiştir:
“Dünyanın misali ancak bir yılan gibidir. Dokunuşu yumuşak ama zehiri öldürücüdür. Öyleyse dünyadan ve onun hoşa giden süslerinden yüz çevir. Ondan ayrılacağını bildiysen üzüntüsünü terket. Onu elde etmekten sakın. Çünkü dünyalık ile sevinen mekruha düşer.”

Selef-i salihin, dünya kendilerine yöneldiğinde,
“Mutlaka bir günah işledik ki, akıbeti bu olsa gerek” derlerdi. Bir fakirlik ve sıkıntı geldiğinde ise,
“Salihlerin vasfı, merhaba!” derlerdi.
79. Sonsuz bir izzete sahip olmak istiyorsan, sonlu bir izzetle azizlenmek isteme.
Açıklama: Sonsuz olan şeref ve izzet; kula Allah’ın (c.c) verdiği izzettir. O’na taat ve ibadeti, tazimi, teşbihi, zikri, marifet ve muhabbeti ile kazandığı şereftir.
Fâni olan şeref ise, dünya ile alâkalı ve mahlûkatın yüceltmesi ile elde edilen şereftir.
Allah’a (c.c) kul olan O’nun marifet ve muhabbetiyle şereflenen ilelebed şereflidir. Dünya şerefi ise geçicidir.
Hz. Ali (r.a),
“Malsız zengin olmak ve aşiretsiz çoğalmak isteyen, günah alçaklığından taat üstünlüğüne intikal etsin” demiştir.
Allah’ın (c.c) aziz kıldığını ise zelil kılacak yoktur. 

Bir Hikaye
Halife Harun Reşid bir adama iyilik etmek istedi. Adam halifeyi kızdırdı. Halife adamın huysuz bir katıra bağlanmasını emretti. Böylece katırın onu öldüreceğini ümit etti. Fakat katır adama bir zarar veremedi.

Sonra adamın bir yere hapsedilip, üzerinin tamamen toprakla kapatılmasını emretti.
Emrettiği gibi yaptılar. Fakat adam bir bostanda görüldü. Yakalanıp tekrar halifenin huzuruna getirildi. Halife adama sordu:
” – Seni zindandan kim çıkardı?
- Beni bostana sokan.
- Seni bostana kim soktu?
- Beni zindandan çıkaran, dedi.
Halife ona zarar veremeyeceğini ve onu zelil edeme¬yeceğini anladı ve adamın bir bineğe binerek şöyle bağırmasını emretti:
“Ey millet! Harun, Allah’ın (c.c) aziz kıldığı bir kulunu zelil etmek istedi ama gücü yetmedi.”
80. Hakiki tayy; âhireti sana senden daha yakın gö¬rünceye dek, sana dünya mesafesinin katlanmasıdır.
Açıklama: Tayy, “katlanmak” demektir. Sofi taifesi in¬dinde dört çeşit “tayy” vardır: 

Tayy-i zaman; kısa bir müddet içerisinde uzun bir müddeti yaşamaktır.

Bir Hikâye
Buna şu hikâyete anlatılanlar örnektir. Bir cuma günü Fırat nehrinde yıkanan bir adam sudan çıktığında elbiselerini bulamadı. Yolu takip etti ve kendisini Mısır’da buldu. Orada uzun müddet yaşadı, evlendi, çocukları oldu ve seneler geçti.
Sonra yine bir cuma günü gusletmek üzere Nil nehrine girdi. Sudan çıktığında kenarda ilk elbiselerini gördü. Yolu takip etti ve kendini Bağdat’ta buldu. İlk günkü cuma namazına da yetişti.
Resûlullah’in (s.a.v) Miraç hadisesi de tayy-i zamana bir misaldir.
Tayy-i mekân; mekânın katlanmasıdır. Bir zatın aynı anda iki veya daha fazla mekânda görülmesi gibi… Bu hadise birçok velide görülmüştür ve görülmeye de devam etmektedir.
Tayy-i dünya; tam bir imana sahip olma sayesinde, olacak şeyleri olmuş gibi bilmek ve tasdik etmektir. Her müslümanın âhiret, kabir, haşr, mizan, sırat gibi gaybî gerçeklere imanı gibi…
Tayy-i nefis; nefsin tüm kötü vasıfları terkedip, kendini Rabbinin huzurunda görmek, ölümü kendine kendi nefsinden daha yakın görünceye kadar dünya mesafelerini aşmaktır. İşte tahkik ehli indinde hakiki tayy budur. Sahabe-i kiramdan Hâhs’in (r.a) müşahedesi gibi…34
Ebû Muhammed Mürtaiş’e (k.s) bir adamın suda yürüdüğünü söylemişler. Şöyle cevap vermiş:
“Benim bazı talebelerim vardır ki, Allah onları nefislerine muhafelette sabit kılmıştır. Bu, suda yürümek ve havada uçmaktan daha büyüktür.”35
81. Halkın vermesi mahrumiyet, Hakk’ın mahrum bırakması ise ihsandır.
Açıklama: Abdüsselâm b. Meşiş (k.s), Ebü’l-Hasan eş-Şazelî’ye (k.s) şöyle nasihat etmiştir:
“Yâ Ebü’l-Hasan! İnsanların şerrinden ziyade hayrından kaç. Çünkü onların hayrı kalbine, şerri ise bedenine ulaşır. Bedenin zarar görmesi ise kalbin zarar görmesinden daha hayırlıdır.
Bir düşman ki seni Rabbine ulaştırıyor, seni Rabbin’den ayıran dosttan daha hayırlıdır.”
Halktan görülen iyilik kalbe zarar verir. Kul zayıfsa böylece halka iltifat eder ve zarar eder. Oysa Mevlâ mahrum bırakırsa kul yine O’na yönelir ve ihsana nail olur.
32 bk. 2. Bölüm, 5. hikmet.
33 Tirmizî, Kıyamet, 26.
34 bk. 14. Bölüm, 128. Hikmet,
35 bkz: 14. Bölüm, 119. Hikmet.

Taat Edebi

Yorum yapın

Taat Edebi

82. Rabbimiz (c.c) kulunun peşin amelini veresiye mükâfatlandırmaktan yücedir.
Açıklama: Cenâb-ı Mevlâ (c.c) en kerim ve en cömert olandır. Kerim olanın şanı ise; bir şey satın aldığında ücretini anında vermektir.
“Allah, mü’minlerden nefislerini ve mallarını cennet mukabilinde satın almıştır” (Tevbe 9/111).
Kim nefsini ve malını Allah (c.c) yolunda satar, feda ederse Allah (c.c) onu âhiretteki cennetten evvel dünyada ki marifet cennetine sokacaktır. Bu dünyada ona dost olacak ve onu hoşnut kılacaktır.
83. Seni taate ehil kılması, taatine mükâfat olarak yeter.
Açıklama: Padişah bir kişiyi hizmetine yaklaştırmışsa ona ikram etmek istiyor demektir. Allah’a ibadet etmemiz O’nun bize tevfik verdiğinin alâmetidir ve ibadetimize mükâfat olarak bu tevfik kâfidir.36
84. Allah’ın (c.c) ibadet anında amel edenlerin kalplerine açmış olduğu huşu ve ünsiyet onlara mükâfat olarak
yeter.
Açıklama: Amel esnasında Mevlâ’nın kulun kalbine açtığı şey; seyri sulukta, baştakiler için muhazara (huzurda olma bilinci), ortadakiler için murakabe (Allah’ın onu uördüğü bilinci) ve erenler için müşahededir (seyretme, Uörme). Bunların hepsine de “huşu” denilir.
İşte bu huşûun zevkini tatmak ve ibadette Cenâb-ı Mevlâ ile ünsiyet duymak (O’nunla baş başa kaldığını hissetmek) amel edenlere mükâfat olarak yeter.
85. O’na umduğu bir şey için veya ikabını defetmek için ibadet eden, O’nun yüce vasıflarının hakkına riayet etmemiştir.
Açıklama: Bazıları Mevlâ’ya cennet arzusuyla, bazıları ise cehennem korkusuyla ibadet ederler. Her iki kısım da avam tabakasıdır. Böyle yapılan ibadet Cenâb-ı Mevlâ’nın azamet, kibriya, izzet ve kemal vasıflarına haksızlıktır.
Vehb b. Münebbih, Davud’un (a.s) Zebur’unda Al¬lah’ın (c.c) şöyle buyurduğunu nakledere:
“Bana cennet veya cehennemden dolayı ibadet edenden daha zalim kim var? Cennet ve cehennemi yaratmasaydım ibadet edilmeye ehil değil miydim?”
86. Ne zaman sana bir şey verse sana iyiliğini gösterir. Ne zaman senden menetse sana kahrını gösterir. Demek ki O verse de, vermese de sana kendini tanıtıyor ve sana lütfuyla yöneliyor.
Açıklama: Cenâb-ı Mevlâ her zaman kullarına karşı lü-tufkâr, cömert, kerim ve rahimdir. Kula bir ihsanda bulunduğunda kul O’nun lütuf ve keremine şahit olur. Kahhâr sıfatını göstermek istediğinde ise kuldan bir şeyi meneder. Kul böylece Allah’ın azamet, kibriya,ve celâline şahit olur. Her iki halde de Mevlâ (c.c) kula kendini tanıtmakta, iyilikte bulunmaktadır. Menettiğinde kul bunu anlamasa bile… 

87. Senden bir şeyi menetmesine üzülmen, O’nu hakkıyla anlayamadığındandır.

Açıklama: Kul, bast ve atâ anında olduğu gibi kabz ve men anında da Allah’ı (c.c) tanımadıkça marifette kemale örmez. Şayet cemal anında tanıyıp, celâl anında O’nu tanımıyorsa bu avam tabakasının marifetidir. Bir şey verildiğinde hoşnut olup, verilmediğinde kızarlar. Bu tabaka hâlâ nefislerinin esiridir.
88-89. Olabilir ki sana taat kapısı açar da kabul kapısı açmaz. Olabilir ki seni bir günaha düşürür de ulaşmana sebep olur. Zillet ve fakra vesile olan bir günah, izzet ve kibre götüren taatten hayırlıdır.
Açıklama: Kul, ibadet ve ameline güvenmemelidir. Olabilir ki Allah o ibadeti kabul etmeyebilir. Bilâkis Allah’ın rahmetine, lütuf ve ihsanına güvenmelidir.37
Günahtan dolayı kimseyi de ayıplamamalıdır. Belki o nünah Allah’ın (c.c) değişmez bir takdiridir. Belki de o günahı işleyen şahıs pişman olup tövbe edecek, nefsini kınayacak ve bu sebeple makamı daha da yükselecektir.
Kırıklık ve ezilmeye yani kendini küçük görmeye vesile olan bir günah, netice itibariyle kibre vesile olan taatten daha hayırlıdır.
O halde Mevlâ (c.c) kulun eline ibadet nimeti vermiş ise kul bunu Allah’ın bir nimeti bilmeli, nefsine pay çıkarmamalı ve reddedilmesinden korkmalıdır.
Şayet bir günaha düşmüş ise derhal tövbe etmeli, içinden o günahı unutmamalı ve kalbi bu günahtan dolayı mahzun olmalıdır.
Resûlullah (s.a.v),
“Şayet siz hiç günah işlemeseydiniz, sizin hakkınızda daha şiddetli olan bir şeyden korkardım. Ucb, ucb… (kendini beğenmek)” buyurmuştur.38
90. İki nimet vardır ki hiçbir varlık bunların dışında değildir ve her varlıkta görülür. İcat nimeti ve imdat nimeti..
Evvela yaratmakla, ikinci olarak da peşi peşine yardımlarını göndermekle sana inam eyledi.
Açıklama: İcat, yaratmak; imdat ise, hayatta kalabilmesi için yardım etmektir. 

Mevlâ (c.c) varlıkları yaratmakla onlara bir iyilikte bulunmuş, sonra da onun varlığını sürdürebilmesi için yardımlarını peş peşe göndermiştir.

Cenâb-ı Mevlâ (c.c) vâcibü’l-vücuttur ve zatıyla kaimdir. O’nun dışındaki her şey ise câizü’l-vücut olup, varlığı başkasına muhtaçtır. Yerin ve göğün dengesini koruyan Allah’tır. Ana karnında insanı yarattığı gibi, daha sonraki bir çok safhada onu koruyan ve ömür boyu ona sonsuz nimetler veren yine Allah’tır.39
91-92. Yoksulluk sende zatidir. Sebeplerin gelişi, sende gizli olan o yoksulluğu hatırlatır. Arızî şeyler, zati yoksulluğu kaldırmaz. Vakitlerin en hayırlısı; yoksulluğuna şa hit olduğun ve sendeki zillete geri çevrildiğin vakittir.
Açıklama: Hak (c.c) mutlak zenginlik, mutlak kuvvet, mutlak kudret ve mutlak izzet sahibidir. Kul ise tam tersine mutlak fakr, mutlak zaaf, mutlak acz ve mutlak zillet sahihidir.
Yoksulluk, muhtaçlık insanda zatidir. Hastalık, açlık, su-I tuzluk vs. sebepler insana bu muhtaçlığı hatırlatmaktadır.
Arızî olarak bu ihtiyaçların ortadan kalkması ise kulun Acizliğini ortadan kaldırmaz. Mesela hasta iyileştiğinde veya aç doyduğunda acziyet ortadan kalkmaz. Çünkü kul tekrar hastalanmaya kabildir ve elbet yine acıkacaktır.
Mümin için en büyük şeref Allah’a (c.c) kul olmaktır. Mevlâ (c.c) Kur’ân-ı Kerîm’de birçok peygamberden “kulumuz” diye bahsetmiştir.
Hz. Resûlullah (s.a.v) melik veya kul bir peygamber olma hususunda tercihini “kul bir peygamber” olma yönünde kullanmıştır.40
O halde kulun en hayırlı vakti, kul olduğunu anladığı ve zelil olduğunu bildiği vakittir.
93-94. Seni ne zaman mahlûkattan uzaklaştınyorsa bil ki, sana bir ünsiyet kapısı açmak istiyor. Ne zaman ki dilini duaya sevkediyor bil ki, sana birşeyler vermek istiyor.
Açıklama: Allah (c.c) kula bir ünsiyet kapısı açmak istediğinde onu mahlûkattan soğutur, uzaklaştırır.
Resûlullah (s.a.v), peygamberliği yaklaşınca devamlı Hira mağarasına gidiyor, orada uzlete çekiliyordu.
Uzlet kalbe yerleşince ünsiyet kapısı açılır.
Allah (c.c) kulun diline duayı nasip etmişse onun hakkında hayır murat etmiştir ve illa ona bir şeyler vermek istiyor demektir.
Resûlullah (s.a.v) buyurmuştur ki:
Allah, icabete izin vermedikçe bir kul için duaya izin vermez.”41
95. Arifin Allah’a olan ızdırarı (zaruret ve şevki) zail olmaz ve O’ndan başkasıyla karar kılmaz.
Açıklama: Arif devamlı kendini aç ve istekli görür. Allah’ı daha fazla tanımak ister. Ne kadar tanışa yine kanmaz. Çünkü makamların nihayeti yoktur. Resûlullah (s.a.v) ariflerin efendisidir ve şöyle dua etmiştir:
“Rabbim! İlmimi artır.”
96. Eserlerin nurlarıyla zahirleri aydınlattı. Sıfatlarının Mallarıyla ise sırları aydınlattı. Bu sebeple zahirlerin nurları batar, fakat kalp ve sırların nurları batmaz. Nitekim denilmiştir ki: 

“Gündüzün güneşi, gece olunca batar. Kalplerin güneşi ise asla kaybolmaz.”

Açıklama: Zahiri nurlardan maksat; HakTeâlâ’nın kudretinin eserleri olan, kâinattaki gözle görülebilen ve O’nun kudretini gösteren harikuladelik ve ihtişamdır. Gökleri yıldızlarla süslemesi, yeryüzünü dağlar, ırmaklar, ormanlar, çiçekler vs. ile süslemesi, insanı göz, kulak, el, akıl vs. sayısız nimetlerle donatması gibi…
Sıfatlarının nurlarından maksat ise; O’nun izzet, azamet, celâl, kemâl ve kibriya gibi vasıflarını bilmek, kalben O’nu sıfatlarıyla tanımaktır.
Allah (c.c) bir kuluna marifetini nasip etmiş ve sıfat nurlarını ihsan etmişse artık o ışık kalpten ayrılmaz. Allah’ın kudretine delalet eden zahirî nurlar güneşin battığı gibi zail olabilir. Ama kalp ve sırları aydınlatmış olan marifet nurları asla sönmez.
36 bk 12. Bölüm, 113-116.
37 bk. 1. Bölüm, 1. hikmet.
38 Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, nr. 7671; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 10/269
39 bk. 18. Bölüm, 158. hikmet; Münacat: 3.
40 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/231, Ebû Yalâ, Müsned, nr. 6105.
41 Ali olaVlüttakî, Kenzü’l-Ummâl, nr. 3144

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.